MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin çağrısı ardından kurulan TBMM Milli Dayanışma Birlik ve Kardeşlik Komisyonu çalışmalarını tamamlayıp komisyon raporunu açıklamaya hazırlanıyor. Son günlerde Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi ve Suriye'deki terörist Mazlum Abdi'ye ise başta Fransa olmak üzere ABD ve Batılı ülkelerin diplomatik temsilcileri ziyaretlerini artardı. Bu süreçte Kürt sorunu ve Kürtlerin bölgedeki siyasal durumlarının tarihsel arka planını Kutlu Parti Genel Başkanı ve tarihçi Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu YENİÇAĞ'a verdiği röportajda anlattı. Halaçoğlu'nun sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:
HALAÇOĞLU:
Fransa'nın Orta Doğu'ya ilgisi çok eskilere dayanmaktadır. Bunu Haçlı Seferlerinden başlatabiliriz. Yine Napolyon'un Akka Seferi de sayılabilir. Keza Fransa, İngiltere ile birlikte Osmanlıların Ruslar ile olan 1853 Kırım Savaşları sırasında da Zeytun Ermenilerini savaşa getirebileceklerinden söz etmiş ve olumsuz cevap almıştı. Ancak asıl Orta Doğu ile ilgisi İngiltere, Rusya, İtalya ile birlikte Osmanlı Devleti'nin paylaşılması anlaşması olan 1916'da imzalanmış Sykes Picot Anlaşması'yla netlik kazanmıştır. Bu anlaşmayla Fransa, Anadolu'da Adana, Antep, Maraş ve Urfa ile Suriye'yi alacaktı. İşte Fransa'nın bugünkü politikasında bu hevesi yeniden depreşmiştir ve oyunun dışında kalmamak için Kürtlere, kendilerinin yanında olduğunu göstermek için böyle bir politika izlemektedir. Nitekim Birinci Dünya Savaşı ile Suriye Fransa mandası altına alınmış ve 1946'ya kadar Fransız mandasında kalmıştır. Avrupa'da Brüksel'de 1978 yılında açılan Enstitüden sonra 24 Şubat 1983'te sinema sanatçısı Yılmaz Güney, dil bilimci Abdurrahman Şerefkendi ve şair Cigerxwîn tarafından Kürdoloji Enstitüsü açılmış, bu enstitü 1993'te vakıf haline getirilmişti. Dolayısıyla Fransa, Orta Doğu'daki siyasi varlığını göstermek için Kürtler üzerinden geçmişte olduğu gibi bir politika yürütmektedir.
HALAÇOĞLU:
Bu konuda son zamanlarda birçok değerlendirmeler söz konusudur. İslâmiyet öncesinde İbn-i Vahşîyye, "Şewqu'l-müstehâm fî ma'rifeti rümûzi'l-eqlâm" isimli eserinde Kürtlerin tarih boyunca çok sayıda alfabe kullandıklarını belirtmiştir. Nitekim 17. Yüzyılda Kurmança lehçesinde Kürtçe yazılmış Ahmed-i Hani'nin Mem u Zîn'i, Osmanlıların kullandığı Arap-Fars alfabesinin karışımından oluşan bir alfabeyle yazılmıştır. Keza 1597'de Şeref Han tarafından yazılan Şerefnâme ise yine Fars alfabesi ile yazılmıştır. Günümüzdeki Lâtin alfabesi ile hazırlanan Kürt alfabesi ise 1926 yılına gelindiğinde bir türlü yapılamayan Kürtçe Latin Alfabesi Asuri-Nasturi bir filololog olan İshak Maragulov tarafından gerçekleştirilmiştir. Türkiye'de Latin alfabesine geçilmesi, Kürt entelektüelleri arasına büyük bir etki yaratmıştır. Celadet Ali Bedirhan, 1932 yılında Rêzimana Elifbaya Kurdî adlı eseriyle Kürtçe uyumlu Latin alfabesini hazırlamıştır.
Zamanımızda Kürtler, Arapça, Latince ve Kril alfabelerini kullanmaktadırlar. Suriye'de yaşayan Kürtler, Arap ve Latince alfabelerini; Irak'ta ve İran'da yaşayan Kürtler, Arap-Fars alfabesini; Ermenistan'da yaşayan Kürtler, Latin alfabesinin yanı sıra Kril alfabesini; Azerbeycan'da yaşayan Kürtler ise hem Kril, hem de Latin alfabesini kullanmaktadır. Türkiye de yaşayan Kürtler ise çoğunlukla Latin alfabesini kullanmakla birlikte Arap alfabesini de kullanmaktadır.
HALAÇOĞLU:
Osmanlı kaynaklarında Kürdistan olarak belirtilen saha, el-Cezire, Süleymaniye, Hemedan bölgesi olarak geçmektedir. Ancak Tanzimat Fermanı'na bağlı olarak, o tarihe kadar Yurtluk-Ocaklık şeklinde yönetilen doğu bölgelerinde merkezî idareyi güçlendirmek için Aralık 1847'de Diyarbakır merkez olmak üzere bir Kürdistan Eyaleti kurulmuş, ancak bu eyalet 1864'te lağvedilmiştir. Aslında bu durum, daha önceki tarihlerde Anadolu'da bir Kürdistan adıyla eyaletin ve coğrafyanın olmadığını göstermektedir.

HALAÇOĞLU:
Aslında İran'ın Irak sınırında Kürdistan Eyaleti bulunmaktadır. Çoğunluğu Kürt olmak üzere eyaletin nüfusu 1 milyon 600 bindir. Ne gariptir ki İran'da da PKK'nın bir benzeri olan PEJAK adıyla bir terör örgütü vardır. Zaten İran'daki PEJAK, Türkiye'deki ve Irak'taki PKK ve Suriye'deki PYD terör grupları KCK adı altındaki teşekkülün birer parçasıdır.
İran'daki PEJAK da tıpkı PKK veya PYD gibi ayrılıkçı birer terör örgütüdür ve bir kısım yabancı devletlerin desteğinde faaliyet göstermektedirler. Bunun en güzel örneğini yakın zamanda Suriye'deki ABD'nin desteğinde büyük silah yardımları alarak Fırat'ın doğusunu tamamen kontrol altına alan PYD örgütünde gördük. Ancak bugün belli olmaktadır ki, ABD tarafından organize edilen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile bu örgütler, bölgedeki devletleri zayıf düşürme ve parçalamayla İsrail'in bölgedeki etkinliğini artırma ve güvenliğini sağlama adına kullanılmıştır.
HALAÇOĞLU:
BOP'un Türkiye ayağı, 2001'den itibaren yaşadığımız olaylara bakarak değerlendirecek olursak; demografik yapının değiştirilmesi, buna bağlı olarak iç huzurun bozulması, siyasî ve ekonomik baskılar, ordu, hukuk, din ve eğitime siyasetin sokulması, inanç yozlaşması, millî değerlerin ve bilincin yok edilmesi, kurucu değerlerin toplum içinde tartışılır hale getirilmesi, parlamenter sistemin ortadan kaldırılarak sorgulanamayan, denetlenemeyen bir yönetim biçiminin gelmesi gibi toplumun dayanışma ve güven duygusunu zayıflatıcı gibi bir hüviyette kendini göstermiştir. Bu çerçevede Anayasa tartışılır hale getirilmiş, ülkede bir takım siyasi parti yetkilileri, toplumu ırk, din, dil, mezhep ayırt etmeden tanımlayan 66. Maddedeki "Türk" tanımını bozacak açıklamalar yapmıştır.
Orta Doğu'daki son gelişmeler göstermektedir ki, sizin de belirttiğiniz gibi Türkiye gerek sınır güvenliği ve gerekse toprak bütünlüğünü korumak için ciddi önlemler almak zorundadır.
Her şeyden önce, Türk toplumunun önceliğini düşünmek, sığınmacı olarak gelenleri emniyetli bir şekilde ülkelerine göndermek, sınırlarını güvenilir hale getirmek ve bu çerçevede gerekirse yeniden mayınlamak, para karşılığı vatandaşlık vermekten vazgeçmek, insan hakları, ifade ve basın özgürlüğünü sağlamak, liyakatli yöneticileri iş başına getirmek, tarım ve hayvancılığı geliştirmek, işsizliği önlemek, dengeli bir ücret politikası uygulamak, israftan kaçınmak, eğitim, hukuk, ordu ve Diyaneti siyasetten arındırmak, çift meclisli bir parlamenter sistem getirmek gibi reformlar yapması gerekmektedir. Özellikle birden fazla maaş almayı önlemesi, eğitimi ara eleman da yetiştirecek bir şekilde yeniden düzenlemesi, hukuk sistemimizin siyasetten arındırılarak, gerektiğinde bir jüri sistemiyle mahkemelerin çabuk ve adil bir şekle sokulması, Büyükşehir Yasası'nın kaldırılarak köy kültürünün yeniden getirilmesi ve köye dönüşü teşvik edecek biçimde tarım ve hayvancılığın geliştirilmesi, özellikle toplumu birleştirici millî bayramlarımızın değerlerimizin kutlanması büyük önem taşımaktadır.
HALAÇOĞLU:
Bildiğim kadarıyla tarihte böyle bir uygulama söz konusu olmamıştır. Zira terör adı üzerinde, hukuk tanımamakla ilgilidir. Hukuk tanımayan ve çocuk-yaşlı, sivil-asker demeden binlerce kişinin kanına girmiş bir örgütü muhatap alarak, hukuk çerçevesinde onlarla masaya oturması söz konusu olamaz. Üstelik bu örgüt ülkenin bütünlüğünü bozmak istiyorsa.
Türkiye'deki "Terörsüz Türkiye" denilerek kurulan komisyonun hukuki bir dayanağı olmamasına karşın, binlerce insanımızın kanına girmiş örgüt liderinin, terörü sona erdirmesi için onun görüşlerine başvurması ise ayrı bir garabettir. Zira bu hareket, "Biz terörle baş edemiyoruz, sen çağrıda bulun ve terör sona ersin anlamına" gelmektedir. Nitekim tutanaklara bakacak olursak bölücü başının ifadelerinde bu yatmaktadır ve terörü sadece kendisinin sonlandırabileceği ima edilmektedir. Peki buna karşılık komisyon, mahkemenin idam cezası verdiği bölücü başı bebek katiline ne verecektir? Umut hakkı! Yani 50 bin kişinin katiline af. Bunun bahanesi "Analar ağlamasın, yeni şehitler olmasın." Aslında kim ister ki şehit olsun veya analar ağlasın? Konu burada terörün sonlandırılması için yürütülen yanlış politika. Terör örgütleri kendi başlarına ortaya çıkmaz ve muhakkak dışardan onlara önemli bir destek sağlanır. Tarihte de hep böyle olmuştur. Mesela Şeyh Sait ve Seyid Rıza isyanlarında ve diğerlerinde olduğu gibi. Nitekim PKK terör örgütünün kuruluşu doğrudan Ermeni Asala terör örgütünün sona ermesiyle bağlantılıdır. PKK kim tarafından veya kimler tarafından kurulmuştur artık herkes bilmektedir. Türkiye'nin terör örgütü olarak gördüğü, fakat ABD ve Batılı diğer ülkelerin terör örgütü olarak görmediği PYD'nin kuruluşunda olduğu gibi.
Sonuç olarak şunu herkesin bilmesi gerekmektedir. Terör örgütleri dağdan inip düze çıktıklarında, bu defa da ülkenin üniter yapısını bozmak için her türlü kanunsuzluğu yapacaktır ve bunun örneklerini günümüzde bayrağımıza yapılan saldırılardan ve pervasız Türkiye Cumhuriyeti değerlerine karşı tavırlarından görmekteyiz. Açıkçası, terör örgütü kendini feshedip, nedamet getirip, gelip devlete teslim olmadıktan sonra, terör örgütleriyle uzlaşarak doğru bir sonuca erişmek mümkün olmayacaktır.
HALAÇOĞLU:
Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, dışardan o ülkenin birlik ve beraberliğini bozmak için kurulan terör örgütleriyle masaya oturularak bir çözüm getirildiği görülmemiştir. Keza Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminde, meselâ tam da yurdu işgal etmiş düşmanla mücadele edilirken 1920'de çıkarılmış olan Koçgiri İsyanı, 1925'te Kerkük-Musul meselesi dolayısıyla İngilizlerin teşvikiyle çıkarılan Şeyh Sait İsyanı, 1937'de Hatay meselesi dolayısıyla Fransız ve İtalyan destekli Seyid Rıza İsyanı buna örnek olarak gösterilebilir. PKK'nın kuruluş amacı da son olaylarla daha da berraklaşmıştır. ABD'nin İsrail'in güvenliğini sağlamak için, bölgede İsrail'i tehdit edecek devletlerin bölünmesi veya etkisiz duruma düşürülmesi, Yahudilikle tarihi bir geçmişi olan Kürtlere bölgede bir devlet kurmalarının sağlanmasının, BOP'un bir parçası olduğu artık aşikârdır. Bunun için de Irak, Suriye, İran ve Türkiye olarak dört ülke seçilmiştir. Nitekim bazı ABD kuruluşları tarafından hazırlanan haritalarda bu açık şekilde görülmektedir.
Bu politikanın etkisiz hale getirilmesi için bir yandan bölge ülkelerinin iş birliği içinde olmaları şarttır. Öte yandan ülke içinde gerçek demokrasi ve adaletin sağlanması, ayırımcılık yapılmaması, millî değerleri ön plânda tutan bir eğitim politikasının uygulanması, Türkiye vatandaşı olmasının bir ayrıcalık olduğunun gösterilmesi, kanunların herkese eşit uygulanması belli başlı sayacaklarımızdandır.
HALAÇOĞLU:
Suriye ve Türkiye iki ayrı devlettir. Suriye'de BOP çerçevesinde meydana gelen olaylar ülkede yeni bir yönetimin oluşmasına sebep olmuştur. Bu oluşum içerisinde Fırat Nehri'nin doğusunda önemli bir coğrafî bölgeyi kontrolüne alan PYD'nin, Irak'ın kuzeyindeki gibi ayrı bir coğrafya oluşturulması, Türkiye açısından doğru bulunmamaktadır. Dolayısıyla Suriye'de yeni hazırlanacak anayasanın şekli Türkiye için büyük önem taşımaktadır ve anayasanın hazırlanmasında muhakkak etkili olmak mecburiyetindedir.
Tabii ki Türkiye'de de özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen sistemi getiren Anayasa'nın değiştirilmesi gerekmektedir. Zira bu sistemde hükümetin denetlenemediği, sorgulanamadığı, hataları halinde Meclis'te gensoru verilemediği, Meclis'in yetkilerinin sınırlı olduğu, Meclis dışında Cumhurbaşkanına da yasama yetkisinin verildiği bir durum söz konusudur. Dolayısıyla Anayasamızın da, ilk dört madde ile 42 ve 66. Maddeleri dışında, parlamenter sistemdeki eski hataların tekrarlanmadığı, mesela hiçbir şekilde iki dönemden fazla milletvekilliğinin olmadığı, birden fazla maaş alınamayan, milletvekili sayısı 300-350'ye düşürülerek bağımsız 150 kişilik hiçbir parti yönetiminde bulunmamış, örgün üniversite mezunu olup üzerinden 10 yıl geçmiş olan, askerliğini Türkiye'de yapmış ve başvuru tarihinden itibaren son 10 yıl Türkiye'de ikamet etmiş olanlardan bir senato şeklinde, yani çift Meclisli parlamenter sisteme dönecek bir anayasa olmalıdır. Bu sistemde Cumhurbaşkanı Çankaya köşkünde ikamet edecek, şimdiki Külliye'de ise bakanlıklar yer alacaktır.
Adana Kozan'da 1949 yılında dünya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Kozan'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümünü 1971 yılında bitirdi. Doktorasını 1978 yılında, Doçentliğini 1983'te tamamladı. 1989'da Profesör oldu. 1989-1992 yılları arasında Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcısı ve Genel Müdür Vekili olarak görev yaptı. 1992-1993 yılları arasında Marmara Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Rektör Vekili oldu. 1993-2008 yılları arasında da Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevinde bulundu. 2011-2018 tarihleri arasında üç dönem Kayseri milletvekili seçildi. Azerbaycan Bilimler Akademisi, Rusya Tabii Bilimler Akademisi, Türkmenistan Gündoğar Halklarının Medenî Mirasını Araştırma Akademisi üyesidir. Türk Kültürünü Araştırma ve Türk Dünyasına Hizmet ödülleri sahibidir.
Kaynak: Diğer / Haber Merkezi