Yalçın Çelik’in Kaleminden: Küresel Gerilimler, İnsanlık Vicdanı ve Barışın Zorunluluğu
Son dönemde Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran arasında yükselen gerilim, yalnızca bölgesel bir mesele olmanın ötesine geçmiş; uluslararası güvenlik, küresel ekonomi ve insan hakları açısından dikkatle izlenmesi gereken bir sürece dönüşmüştür.
Yalçın Çelik’in değerlendirmesine göre, dünya artık silahların değil diplomasinin konuştuğu bir döneme ihtiyaç duymaktadır. Çünkü modern savaşların etkisi sınır tanımamakta; enerji güvenliğinden göç dalgalarına, ekonomik krizlerden insani trajedilere kadar geniş bir alanda küresel sonuçlar doğurmaktadır.
Silahlı çatışmaların en ağır bedelini siviller ödemektedir. Uluslararası insancıl hukuk; çocukların, kadınların, yaşlıların ve sivil altyapının korunmasını açık biçimde hükme bağlamıştır. Okulların, hastanelerin ve ibadet yerlerinin zarar görmesi; hangi tarafça gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, hukuken ve vicdanen kabul edilemezdir.
Masum çocukların hayatını kaybettiği her olay, insanlığın ortak değerlerine yönelmiş bir darbe niteliğindedir. Savaşın ortasında kalan ilkokul çağındaki kız çocuklarının yaşam hakkı, herhangi bir siyasi ya da askerî hedefle kıyaslanamayacak kadar kutsaldır. Sivillerin korunması, yalnızca hukuki bir zorunluluk değil; aynı zamanda ahlaki ve insani bir sorumluluktur.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” sözü, yalnızca bir tarihsel vecize değil; günümüz uluslararası ilişkileri için de güçlü bir yol haritasıdır. İç barışını koruyamayan toplumların dış barışa katkı sunması mümkün değildir. Aynı şekilde küresel istikrar sağlanmadan bölgesel huzur kalıcı hâle gelemez.
Bu ilke, tüm milletler için geçerlidir. Barış; yalnızca silahların susması değil, adaletin tesis edilmesi, insan haklarının korunması ve karşılıklı saygının güçlendirilmesidir.
İslam, Hristiyanlık, Musevilik ve diğer inanç sistemlerinin temelinde insan hayatına saygı vardır. Hiçbir kutsal metin masumların hedef alınmasını meşru kılmaz. Dinler; merhameti, adaleti ve barışı öğütler. Bu nedenle savaşın dini gerekçelerle sunulması, hem inançların özüne hem de toplumsal huzura zarar vermektedir.
Mazlumların korunması, yalnızca belli bir coğrafyanın değil tüm insanlığın ortak sorumluluğudur. Kimliği, inancı ya da milliyeti ne olursa olsun; sivil bir insanın yaşam hakkı evrenseldir.
Bölgesel gerilimlerin büyük güçlerin doğrudan müdahalesiyle genişlemesi ihtimali, dünya kamuoyunda haklı bir kaygı oluşturmaktadır. Olası bir küresel savaş; yalnızca askerî cephelerde değil, açlık, yoksulluk ve kitlesel göçler yoluyla milyonlarca insanı etkileyebilir.
Bu nedenle uluslararası toplumun diplomasi kanallarını açık tutması, diyalog ve müzakere zeminini güçlendirmesi hayati önemdedir. Sorunların çözümü; güç gösterisinde değil, hukuka dayalı uluslararası iş birliğinde aranmalıdır.
Tarihsel tecrübeler göstermektedir ki savaş sonunda geriye yıkılmış şehirler, dağılmış aileler ve travma yaşamış nesiller kalır. Askerî başarı olarak sunulan sonuçlar dahi, kaybedilen insan hayatlarının telafisini sağlamaz. Bu nedenle savaşın gerçek anlamda kazananı yoktur; kaybedeni ise daima insanlıktır.
Yalçın Çelik’in ifadesiyle; “Barış, zayıflık değil; en güçlü iradedir.” Mazlumların ve sivillerin ölmediği bir dünya, ancak ortak vicdan ve hukuka bağlılıkla mümkündür.
Uluslararası toplumun temel görevi; çatışmaları derinleştirmek değil, insanlığın ortak geleceğini korumaktır. Çünkü barış, yalnızca bir tercih değil; küresel varoluşun zorunluluğudur.
Kaynak: Yalçın ÇELİK / Haber Merkezi