Milli Eğitim Bakanlığı koltuğunda tarikat ve cemaatlerin kendisi için tek ses olduğu, laik cumhuriyet ilkesi için mücadele verenlere “gerici azınlık” diyen bir isim oturuyor. Yeniçağ, okulları gerici yapıların karanlığına teslim eden Yusuf Tekin dosyasını açıyor…
“Siz cemaatçi misiniz?” sorusuna verdiği “Hayır değilim” yanıtıyla gündeme gelen isim Yusuf Tekin olmuştu. Sosyal medyada farklı cemaatlerle ilişkilendirildiğini söyleyen Tekin, kendi siyasi köklerinin açık olduğunu vurgulayarak Milli Görüş geleneğinden geldiğini ifade etti. Zor dönemlerde demokratik ve siyasi mücadele içinde yer aldığını belirten Tekin, Necmettin Erbakan’a duyduğu saygının altını çizdi ve akademisyen olma kararında onun etkili olduğunu dile getirdi.
Ancak kamuoyunda, ailesinden bazı isimlerin Menzil yapılanmasına yakın bir şirketin yönetiminde yer aldığı iddiaları dolaşıma girdi. Bu iddialar çeşitli haber siteleri ve sosyal medya hesapları aracılığıyla yayılırken, Tekin’in yukarıdaki açıklaması tartışmaları sona erdirmedi. Kimileri bu açıklamayı yeterli bulmadı, kimileri ise ikna oldu. Fakat eleştirilere göre asıl belirleyici olan, Tekin’in görev süresi boyunca attığı adımlar ve aldığı kararlar oldu.
Tekin’in kariyerine bakıldığında, kendi anlatısında Milli Görüş ve Erbakan ön planda olsa da, yükselişinin esas olarak AKP iktidarı döneminde gerçekleştiği görülüyor. Doktorasını 2002 yılında, AKP’nin iktidara geldiği yıl tamamladı. Tez danışmanı ise kamuoyunun yakından tanıdığı bir isimdi: Mümtazer Türköne. 15 Temmuz sonrasında tutuklanan, ardından tahliye edilip muhalif bir çizgiye yöneldiği belirtilen Türköne’nin, o dönem öğrencileriyle ilişkisi ayrıca tartışma konusu olmuştu.
Akademik kariyerine beklediği ölçüde güçlü bir başlangıç yapamadığı yorumları da yapıldı. İlk olarak Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde görev aldı ve burada dört yıl dekan yardımcılığı yaptı. 2009’da, Fethullahçı kadrolaşmanın yoğun olduğu dönemde, Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi’ne atandı.
2011’de bu kez akademi dışına çıkarak Gençlik ve Spor Bakanlığı’nda bakan yardımcısı oldu. 2013’te Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı görevine getirildi. 2015-2018 yılları arasında ise Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi mütevelli heyet başkanlığını yürüttü.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesiyle müsteşarlık makamı kaldırılınca, Tekin bu kez Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde profesör olarak görev yaptı. Ardından 15 Eylül 2018’de Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi rektörlüğüne atandı. Bu atama, kariyerindeki en dikkat çekici sıçramalardan biri olarak değerlendirildi.
Beş yıl sonra, Haziran 2023’te ise Milli Eğitim Bakanlığı koltuğuna oturdu. Eleştirel yorumlara göre, bu görev böylesi bir kariyer için önemli bir siyasi ödüldü. Destekçilerine göre ise uzun yıllara yayılan bürokratik ve akademik deneyimin doğal sonucuydu.
Sonuç olarak Tekin’in “hangi çizgiden geldiği” tartışması kadar, iktidar döneminde üstlendiği roller ve uygulamaları da kamuoyundaki değerlendirmelerin merkezinde yer almaya devam ediyor.
TARİKAT LİDERLERİNİ ARATMAYAN BİR BAKAN PROFİLİ
AKP iktidarının uzun yıllardır en çok ağırlık verdiği alanların başında eğitim geliyor. Eleştirel kesimlere göre bu alandaki temel yönelim, eğitimin laik ve bilimsel niteliğinin aşındırılması oldu. Bu çerçevede Yusuf Tekin’in göreve gelişi, söz konusu dönüşümün hız kazandığı bir dönem olarak değerlendiriliyor.
Tekin’in yalnızca müfredat değişiklikleriyle yetinmediği; eğitim sistemini daha kapsamlı bir ideolojik çerçeveye oturtmaya çalıştığı öne sürülüyor. “STK’larla protokol” adı altında imzalanan anlaşmalarla çok sayıda dini yapı ve vakfın okullarda faaliyet yürütmesinin önünün açıldığı belirtiliyor. Tepkiler yükseldiğinde ise bu yapıların “sivil toplum kuruluşu” kimliğiyle savunulduğu ifade ediliyor.
Bu süreçte adı geçen yapılardan bazıları şunlar:
TÜMSİAD (Menzil yapılanmasıyla ilişkilendiriliyor)
Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı
Hayrat Vakfı
İhlas Vakfı
Ensar Vakfı
Bu kuruluşların yaptıkları ortak açıklamada, kendilerine yöneltilen eleştirileri “İslam’a düşmanlık” olarak nitelendirdikleri ve Bakan Tekin’e destek verdikleri hatırlatılıyor. Eleştirel çevreler ise bu tabloyu, devlet okullarının tarikat ve cemaat etkisine daha açık hale gelmesi olarak yorumluyor.
“HALKIN İNANCINA SALDIRI” TARTIŞMASI
Tekin’in son dönemde, eğitim politikalarına yönelik itirazları “halkın değerlerine ve inancına saldırı” şeklinde tanımlaması da tartışmaları büyüttü. Burada temel soru şu: İnanç özgürlüğünü savunmak ile kamusal eğitimin dini referanslarla şekillendirilmesi arasındaki sınır nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Bu noktada Tekin’in akademik geçmişinde önemli bir yer tutan Mümtazer Türköne ismi yeniden gündeme geliyor. Türköne’nin geçmişte FETÖ ile ilişkisi, eğitim ve cemaat yapılanmaları arasındaki bağa dair eleştirileri güçlendiren bir unsur olarak görülüyor.
Eleştirmenlere göre, bir dönem devlet içinde büyük güç kazanan ve sonrasında ağır bir krizle tasfiye edilen bu yapının deneyimi, dini cemaatlerin kamusal kurumlar üzerindeki etkisine dair ciddi bir uyarı niteliği taşıyor. Bu nedenle bugün farklı tarikat ve cemaatlerin benzer şekilde kamusal alanda güç kazanmasının kaygı verici olduğu savunuluyor.
Örneğin Menzil yapılanmasının, yalnızca dini değil ekonomik ve bürokratik ağlarla da büyüdüğü yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Tarikatların vakıf ve şirketler üzerinden geniş ekonomik yapılar kurması, miras ve güç mücadeleleriyle gündeme gelmesi ya da istismar iddialarıyla anılması; bu yapıların yalnızca “inanç topluluğu” değil, aynı zamanda ciddi birer güç odağı haline geldiği eleştirisini beraberinde getiriyor.
SOSYAL POLİTİKA MI, İDEOLOJİK TERCİH Mİ?
Tartışmanın bir diğer boyutu ise sosyal devlet meselesi. Eleştirel kesimler, milyonlarca öğrencinin yoksullukla mücadele ettiği bir ortamda okullarda ücretsiz ve sağlıklı bir öğün yemek talebinin “kaynak yok” gerekçesiyle geri çevrilmesini hatırlatıyor.
Buna karşılık dini içerikli etkinlikler ve Ramazan ayı programları söz konusu olduğunda kamusal imkânların hızla devreye sokulması, kararların sosyal değil ideolojik önceliklere göre alındığı iddiasını gündeme getiriyor.
Bu bakış açısına göre mesele, inançla değil; kamusal kaynakların hangi önceliklerle kullanıldığıyla ilgili. Çocukların temel beslenme hakkı karşılanmazken dini faaliyetlerin öne çıkarılması, laik ve bilimsel eğitim ilkesinin zedelendiği yönündeki eleştirileri artırıyor.
Sonuç olarak, eğitim alanındaki bu yönelim yalnızca pedagojik bir tartışma değil; devletin niteliği, kamusal alanın sınırları ve toplumsal eşitlik meselesi açısından da derin bir siyasal tartışmanın merkezinde duruyor.
Kaynak: Haber Merkezi