Bir ülke düşünün ki insanların yüzünde tebessüm nadir, umut ise uzak bir diyarda kalmış. Herkes birbirine benzer, herkes birbirine yabancı. Ama ne hikmetse televizyon karşısında oturmak, bu mutsuzluk denizinde yüzen halkın en büyük eğlencesi. Orada, rengârenk ekranların karşısında, hayatın monotonluğunu unutur, koltuklarına gömülüp dünyanın en büyük derdinin hangi dizinin hangi karakterle evleneceği olduğunu sanırlar.
Her evde televizyon açık, ses sonuna kadar açık! Orta yaşlı amca, evindeki koltukta rahatça otururken bir yandan kahvesini içer, bir yandan da sıradan bir futbol maçını izler. Hakemin verdiği karara sinirlenir, kalbi hızla çarpmaya başlar. Sanki o hakem, onun maaşını ödemiyor diye bağırmaya başlar: "Yuh! Hakem gözün kör mü?" Halbuki bu amca, ne futbol sahasında, ne de sporun gerçekte ne olduğunu bilir. Ama önemli değil, televizyon her şeyi bilir ve herkese doğruyu gösterir, değil mi?
İşin komik yanı, bu ülkede bir yandan televizyonlar sabahlara kadar açık kalırken kitaplar raflarda tozlanır. Kitaplar vardır ama onlara dokunmak, tozunu almak zahmetlidir. Genç bir kız, kahve dükkanında sosyal medyada dolaşırken, yanındaki kitap rafına bir kez bile bakmaz. Orada duran kitaplar sanki eski bir müze eşyasıymış gibi durur. Kitaplar yalnızca dekoratif bir unsur olmuş gibidir. "Kitap okumak?" diye sorulduğunda, insanların gözleri şaşkınlıkla büyür. Sanki en zor matematik sorusunu sormuşsunuz gibi bir ifadeyle: "Kim kitap okur ki artık?" derler. Okuma, yalnızca sınav zamanı hatırlanan bir alışkanlık olmuştur.
Bu mutsuz ülkede partizanlık had safhadadır. Sabah kahvaltısında siyaset konuşulur, öğle yemeğinde siyaset tartışılır, akşam ise yine aynı şey. En sevilen spor türü, bir partinin diğerine gol atmasıdır. İnsanlar, hiç okumadan, araştırmadan, sorgulamadan partilere sıkı sıkıya bağlanır. Birinin tuttuğu parti kötü bir şey yaptığında, onu savunmak namus borcudur. Diğer parti iyi bir şey yaparsa, ona da "Vardır bir bit yeniği" diye ön yargı ile yaklaşılır. Kimse, hakikatin peşinde değildir; herkes kendi cephesini koruma derdindedir. Mantık, saygı ve empati bu ülkede çoktan kaybolmuş, yerini önyargılar ve kabullenilmez gerçekler almıştır. Birbirini dinlemeden konuşan, sırf karşıt görüş olduğu için eleştiren insanlar... Toplumun en büyük tutkusu, birbirini anlamadan suçlamaktır.
Bilim mi dediniz? Bilim, bu mutsuz ülkenin en arka köşelerinde unutulmuş bir kitap gibi. Çocuklar, bilimle ilgili bir şey duyduklarında gözlerini kocaman açar ve "O da ne?" diye sorar. Bilimsel gelişmeleri takip etmek bir yana, en temel bilimsel bilgiden bile uzaklaşmışlardır. O kadar ki, gökyüzüne baktıklarında gördükleri yıldızları bile artık saymak istemezler. Bir bilim programı açılsa, en fazla iki dakika dayanır, sonra hızla kanal değişir. Çünkü bu ülkede bilimin yeri televizyon değil, "dizi kuşağıdır."
Her şeyin en kolayı seçilir, en çabuk erişilen bilgi ile yetinilir. Herhangi bir konuda araştırma yapmaya gerek yoktur, çünkü televizyon ne derse o doğrudur. Bu ülkede sorgulayanlar değil, sorgulamayanlar rahat yaşar.
Bir gün, bir grup insan oturmuş, hayatlarının ne kadar zor olduğunu konuşurken biri der ki: "Bu ülkede niye kimse mutlu değil?" Diğeri cevap verir: "Çünkü hayatı yanlış yerlerde arıyoruz. Televizyonda, partide, tartışmada. Ama belki mutluluk, bir kitabın sayfasında ya da bilimde saklıdır. Kim bilir?"
İbretlik nokta tam da burada gelir: Mutsuzluk, çoğu zaman insanın nerede ne aradığını bilmemesinden kaynaklanır. Gözümüzün önündeki güzellikleri, bilimi, bilgiyi, sevgiyi görmeyiz. Onları fark etmediğimiz sürece de mutsuz kalmaya devam ederiz.
Belki de bir gün o raflarda bekleyen kitaplara, ekranlardan daha fazla değer vermeye başlarsak, mutluluğun anahtarını bulabiliriz.

