Türkiye'de Tarih Yazımı Meselesi ve Tarih Tezlerinin Savaşı
Türkiye dışındaki Türklerden, ama bilhassa da gayrimüslim Türklerden habersiz olmanın iki sebebi vardı. Biri şüphesiz Anadolu eksenli ve Anadolu topraklarındaki İlkçağ kültür ve uygarlıkları mirasına Orta Asya kökenlilikleri üzerinde fazla durmaksızın sahip çıkan, hümanist bir Anadolu yurtseverliğine dayalı, dar kalıplı bir milliyetçilik anlayışı iken diğeri ise halk hareketlerini ve Sünnilikten ayrılmaları lanetleyen bir taassubu benimseyip Yıldırım-Timur ve Osmanlı-Safevi kavgalarında Timur'u, Safevileri acımasızca kınayan ve kendi çizgisini Ehl-i Sünnet Ve'l Cemaat rabıtasında bir Türklük ve Türk milliyetçiliği olarak tanımlayan, Türklükle İslâm’ın alıkonmasına dayalı bir kültürel değişmezlik vaazı veren, “Geleneğimiz budur, böyle kalmalıyız; madem geçmişte bir Türk-İslam senteziyle şekillendik, bu mirastan vazgeçersek milli benliğimizi yitirir ve yok oluruz…” diyen sentezci bir milliyetçilik anlayışıdır. Bu sentezciliğe dayanan milliyetçilik anlayışına göre ise Sünnî Müslümanlardan mürekkep bir “Anadolu milleti” vardır. Bu anlayışa göre millî tarihi 1071 Malazgirt zaferiyle başlayan bu milletin Haçlılarla birlikte en büyük düşmanları, Safeviler ve Moğollardır. Bu düşüncede olanlara göre kılıç kahramanları gerçek kahraman olabilmek için illa maneviyat sahibi de olmalıdır. Yani “At üstünde Yavuz, attan indiğinde Yunus” olan Alperen olmak zorundadır. Bundan ötürüdür ki bu düşüncede olanlara göre hakiki kahramanlar peygamberler, evliyalar, mutasavvıflar, ermişlerdir. Öyle ki peygamber, evliya, mutasavvıf, ermiş sevgisi bu zihniyette olanlar kadar kanıtlı olan, Hz. Hüseyin’in intikamını bir tekmeyle Yezid'in mezarını yerle bir ederek alan, sefere giderken yanında seyyar mescid götüren, Orta Asya'da İslâmi akınlarıyla bilinen Horasan valisi Kuteybe bin Müslim için türbe dahi yaptıran Aksak Timur'dan “Zalim, cani, gaddar” olarak bahseden sentezci bir milliyetçiliği benimseyenlere göre Osmanlı İmparatorluğu'nun biricikliği (uniqueness) esastır ve bu biriciklik hakkında eskiden beri varolan zihni yapıların -deyim yerindeyse- tozunu alan, parlatan ve tekrar ortaya süren bu merkezi iddiadan geriye gittikçe, karşımıza derece derece, ikincil önemdeki başka “altın çağlar” da çıkıyor. Fakat bunların hepsi, artık Osmanlı Devleti'nin yüceltilmesine tabi kılınmıştır, bu eklemlenmenin, Türklerin tarihinin bütününe ilişkin, aşkın çerçevesini ise «Türk Tarih Tezi» değil, «Türk-İslam sentezi» oluşturuyor. «Türk-İslam sentezi» görüşü, 1930'ların resmi tezini yutmuş ve eritmiştir, çünkü birincisi, «Türk Tarih Tezi»nin Anayurt’tan (Orta Asya'dan) ilk göçlerin ürünü saydığı İlkçağ Anadolu uygarlıklarından, Osmanlı Yükselme Devrinde odaklaşan bir anlayışa ulaşılamaz. İkincisi, hangi kronolojiyle olursa olsun, İslam-öncesi Türkik Orta Asya kültürleri, her ne kadar terminolojik zorlamalarla “devlet”leştirilmelerinden bir alt-tema düzeyinde vazgeçilmese de, reel ilkelliklerinden ötürü doludizgin bir devlet fetişizminin esas konusu olamazlar. Üçüncüsü, Türkiye gibi bir Müslüman Akdeniz ülkesinde geniş kitleleri etkileyebilecek düşünce saf bir ırkçılık değil, ancak din veya din ile ırkçılığın din ağırlıklı bir karışımı olabilir. Dolayısıyla İslamiyet öncesine kıyasla İslami dönemin vurgulanması gerekli ve mantıklıdır.
Esasen Türklerin toplumsal gelişmesinin, İsa'dan sonraki yüzyılların İslamiyet-öncesi Türkik kabile konfederasyonlarından ilk Türk-İslam kümelenmelerine, oradan İran ve Anadolu Selçuklularına, oradan da Osmanlılara ilerlediğinin bilimsel bakımdan doğru bir tespit olduğu aşikardır ki bugün kullanılan anlamda «Türk-İslam sentezi» görüşü ise, rakibi «Türk Tarih Tezi»ni alt etmede işte bu gerçekten yararlanıyor; fakat onu geçmiş tarihimizin bir açıklaması düzeyinde bırakmayıp, neredeyse kültür olarak İslâm öncesi Türk toplum yapısıyla bugünkü Türk toplum yapısı arasında uçurumlar olduğu, eğer İslâmiyet olmasa Türklerin bugüne asimile olmadan gelemeyeceğini savunuyor ki bunu savunurken sundukları örnek Macarların ve Bulgarların asimile olma durumlarıdır. Fakat işin esas gerçeğine bakıldığı takdirde bu örneğin tüm gayrimüslim Türk topluluklarını kapsamadığını görebilmek verilebilecek en makul örneklerle imkan dahilindedir.
İşte sentezci düşüncede olanların ortaya sundukları tez toplumumuzda öyle bir karşılık bulmuştur ki bu bağlamda şahit olduğum bir olayı buradan aktarmakta büyük yarar görmekteyim:
Üniversite yıllarımda katıldığım konferans havasındaki bir tarih sunulu organizasyonda bilgin gibi dolaşan birinin, o toplantıda gençlerden birine “Hunlar da mı Türk?” diye sorduğuna tanık oldum ki, şahsen tarihçi olduğunu iddia eden o zatın bu yaptığı karşısında şahsen dehşete düştüğümü burada belirtmek isterim. Hunların Türk, hattâ kısmen Oğuzlar'ın ataları olduğunu bilmeden yaşayan bilgine ne denir? Meğer o, milli tarihi Malazgirt zaferiyle başlıyor sanırmış. Hayırlı uykular deyip geçelim…
Ezcümle bu ruh halinin tarih anlatılarına ve tarih müfredatlarına çeşitli şekillerde yansıdığını da söylemek mümkündür.
Bir de Türk soyundan gelmemenin verdiği gayrı millî şuurla Anadolu'yu bir bardak, içindeki milleti bir kokteyl, Türkleri de bu kokteyle katılan en son içki saymak gibi hezeyan var ki taraftarları bir takım ruh hastalarından ibarettir.
Gerek umumi Türk tarihini gerekse Türkiye Devleti tarihini Malazgirt'le veya İznik şehrinin alınmasıyla başlatanlara sormalı: İznik'i başkent yapanlar veya Malazgirt savaşını kazananlar daha önce ne idiler? Nerede idiler? On Birinci Yüzyıl, tarihin ışıldakları altındaki bir asırdır. O adamların nerede ve ne olduklarını gözler önüne derhal serer. Böylece de Türk devletleri denen nesnenin birbirini kovalayan Türk hanedanları olduğu, aslında bir tek devlet olup fetret zamanlarında ikiye üçe bölündüğü ve bunun Tanrıkut'a kadar gerilere doğru uzandığı ortaya çıkar.
Gökalp'in «Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak» formülünün özellikle ikinci ve üçüncü unsurlarının kendi aralarında tutarsızlık yaşadığı pek çok husus meydana gelmişti ve Cumhuriyet de bu pürüzleri, laiklik ilkesini getirip muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı esas alarak çözmüştü. Ters yönde bir tutarlılık içinde, «Türk-İslam sentezi» görüşü, Gökalp formülünden sadece ilk iki unsurun alıkonmasına dayalı bir kültürel değişmezlik vaazı vermek suretiyle “Türkiye Cumhuriyeti’nin toplum yapısını, Anadolu Türk’ünün toplum yapısını Türk-İslam sentezi şekillendirdi, İslâm ve Türklük birbirinden ayrılmaz ikilidir.” görüşüne sıkı sıkı sarılmaktadır.
Eski tip bir Turancılığın değil, asıl bu anlayışın, yakın dönemin siyaset sahnesinde, çağdışı zümrelerin çıkarlarının özel muhafızlarını, ümmet ruhu, çıplak zor'un yüceltilmesi, ataerkillik, efsunlu bir dille fısıldanan «büyükler»in ve “törenin simgelediği hiyerarşi”ye kayıtsız şartsız itaat gibi feodal davranış normlarıyla cihazlandırarak örgütlemede başrolü oynadığı; teröre ve mezhep kırımlarına girişme cüretinin önemli ölçüde «cihad»dan ve «şeri icazet»ten alındığı görülmüştür. 1930'ların başlarındaki özgün şekilleriyle «Türk Tarih Tezi» ve «Türk-İslam sentezi» çizgilerinin karikatürleşmesi sonucu, genel sağcılaşma havasında, tarihçilerimizden bazıları aşırı Orta Asyacılıkta yoğunlaşırken, daha çoğu halk hareketlerini ve Sünnilikten ayrılmaları lanetleyen bir taassubu benimseyip, adlarına sahip çıkmaya devam ettikleri Akçura ve Köprülü'lerin eserlerinden İslam referanslılığı ve her durumda Osmanlı savunuculuğu yönünde uzaklaşmışlar, böylece 1930'ların sonları ile 1940'larda “İslâm öncesi Türk tarihinde hassas olanlar” ve “İslam sonrası Türk tarihine ağırlık verenler” arasında bölünmeler başgöstermiş, hatta örneğin 1402 Ankara Savaşının nasıl yorumlanacağı etrafında «Timur'cular>> ile «Bayezit'çiler» arasında tartışmalar çıkmıştı. Ancak, Nazi ırkçılığının yenilgiye uğradığı, 1949’da medrese tahsilli Şemsettin Günaltay'ın başbakanlığa getirilmesi, imam hatip kurumlarının kurs şeklinde açılmasıyla başlayıp 1950’de Türkiye'deki iktidar değişikliğiyle yukarıya doğru pik yapan ve ezanın Türkçe okunması zorunluluğunun ve Arapça okunma yasağının kaldırılması, radyoda mevlit okunma yasağının kaldırılması ve 1951’de imam hatip kurslarının imam hatip okullarına dönüştürülmesiyle seçmen kitlesine daha fazla din kanalından seslenme ihtiyacı duyulan İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki süreç içerisinde, bu akımlardan ikincisi, tarihçilik düzleminde de diğerine üstünlük sağladı. Kuşkusuz bu, dini muhtevalı, din eksenli milliyetçiliğin ırk üstünlüğüne dayalı bir milliyetçilik damarının tümüyle yok olmasına yol açmadı. «Türk-İslam sentezi» görüşü, «Türk Tarih Tezi»ni -1985'te başlatılan yeni Milli Tarih ders kitapları yazımı seferberliğine kadar, Milli Eğitim Bakanlığı'nın ilk ve orta öğretim üzerindeki denetim alanı hariç- her yerde geriletirken, onun Orta Asya ırkçılığı yönünü kendi sentezinin «Türklük öğesi olarak transfer etti ve sindirdi. Dolayısıyla < Türk-İslam sentezciliğine göre Türk cihan hakimiyeti mefkuresi ancak Osmanlı İmparatorluğu sayesinde olgunluk kazanıp ulaşılacak hedef haline gelmiştir. Selçuklularca elde edilen 1071 Malazgirt Zaferi de bu bağlamda milattır. Bundan dolayı da 1071, milli tarihimizin başlangıcıdır. Halbuki sağduyulu bakınca, bilimsel verileri inceleyince, kökenlerimizin uzandığı yerleri iyice analiz edince, daha da mühimi gerek devlet yapımıza, gerekse de millet yapımıza mercek tutunca millî tarihimiz Ötüken’den ve Sibirya mevkiinden başladığını görebileceğimiz gibi Türkiye Devleti’nin tarihinin de nereden başladığını görebilmek gayet kolay olacaktır. 1040 Dandanakan Savaşı, Türkiye Devleti'nin kurulmasını sağlamıştır. Devletimizi kuran zümre Selçuklulardır. Osmanlılar da ilerleyen süreçte iktidarı devralmışlardır. Dolayısıyla milli tarihimiz 1071 ile başlamadığı gibi, Türkiye Devleti de Anadolu'da değil, Horasan'da kuruldu. Türk tarihi de, Türkiye tarihi de hiçbir şekilde ne sevgi pıtırcıklığına dayalı hümanist bir Anadolu yurtseverliğine ne de Türk-İslâm sentezine dayandırılarak yazılamayacak denli uçsuz bucaksız derya deniz bir sürece dayanmaktadır.