ÇAY MECLİSİNDEN ŞEHRİN VİCDANINA UZANAN BİR SES
Bizler mesleğimiz gereği çoğu zaman haberin peşinden koşarız. Koşarız diyorum; çünkü bu iş, yalnızca bilgi toplamak değil, aynı zamanda insanın nabzını tutmak, şehrin kalbine dokunmaktır. Ama bazen… İnsan durur. Bir nefes almak ister. İşte tam da o duraksadığınız yerde, bir dostane sohbet sizi yakalar. Çaylar söylenir, sözler söze eklenir, muhabbet ağır ağır ilerlerken farkına bile varmadan sohbet habere doğru evrilir.
İşte biz, tam olarak böyle bir meclisteyiz.
Görüşlerin zaman zaman çatıştığı, zaman zaman örtüştüğü… Ama hiçbir zaman kopmadığı bir meclis.
“Bir çay daha alır mısın ağabey?” sıcaklığında.
Dertlenmenin merkezinde Aksaray’ın olduğu.
Siyasi görüşlerin yalnızca yapılacak işlerin yöntemini belirlediği; ama sağlam bir düşünce ekseninde, akıl ve vicdan çizgisinde hareket edilen bir durak.
Zaman hızla akıyor.
Şehirler; acı tatlı hatıralarıyla, yaptıklarıyla, yapamadıklarıyla, atananlarıyla, seçilenleriyle ve yolu bu şehre bir şekilde düşüp geçenleriyle dolup taşıyor. Bu meclisin sakinleri ise gelip geçenlerden değil…
Yaşadığı şehrin derdiyle kendinden geçen, vazgeçemeyen güzel insanlar.
Çaylar dolup dolup boşalırken, konu konuyu kovaladı. Gündem bir anda, hepimizi daha sakin, daha akil düşüncelere davet eden bir kelamın etrafında toplandı. Sanki azgın dalgalarla mücadele eden yorgun bir gemi, bir sahile bırakılmıştı.
O kelam şuydu:
“Bir kulak bulsam neler söyleyeceğim…”
Söylemesi kolay…
Ama ağırlığı, herkesin ruhuna ağır bir yük.
Aksaray’da medfun, azizlerden Buharalı Abdullah Efendi’nin, dost meclislerinde zaman zaman bu sözü söylediği rivayet edilir. “Bir kulak bulsam neler söyleyeceğim…”
Belki de çoğumuzun, isminin önüne “Aksaray'lı” ya da “Aksaray’da yatan” gibi bir ibare eklenmese, tanımaya bile gerek duymayacağı nice şahsiyetlerden biri… Bir pîr-i fânî.
“Gerek duymayacağı” diyorum; çünkü gündelik, şahsi işlerimiz boyumuzu öyle aşmış durumda ki… O günü akşam etmeye yaramayan hiçbir şeyi değerli görmüyoruz.
Bir zamanlar “resmî hizmete mahsustur” anlayışıyla hareket eden bir toplumken, farkına varmadan “şahsî hizmete mahsustur” noktasına savrulduk.
Sağa sola bakınmayın…
Ceplerinizi bir yoklayın.
Çünkü sözler hep başkalarına söylenmez.
Muhatap, tam da biziz.
Biz kimiz?
Bu satırları okuyanlar…
Yazılanlarda kendine pay çıkaranlar.
Ağlara takıldınız.
Artık sorumluluğunuz büyük.
Bu, hafif bir yük değil.
Peki nedir bu yük?
İçinde yaşadığımız şehrin insanları.
Ve çocukları…
Yani geleceğimiz.
Zamanımızın en büyük ve en yakıcı sorunu:
Her türlü madde ve madde bağımlılığı.
Bu mesele, yalnızca birkaç ailenin değil; bir şehrin, hatta bir neslin meselesidir. Devlet kurumları, kendilerine yasa ile verilmiş görevleri yerine getirmekle mükelleftir. Talepler nereden gelirse gelsin…
Bir kişiden, bir kurumdan ya da bir sivil toplum hareketinden.
Yetkili ve etkili makamlar; bu talepleri değerlendirmeye alma, planlama yapma ve aksiyon üretme gücüne sahiptir.
Bu bilinçle hareket eden, kapısını kapatmayan, “kimden geldiğine” değil “ne söylendiğine” bakan kurumlarımıza teşekkür borçluyuz.
Ancak…
Sadece dinleme makamında kalanlara,
Söz alıp sessizliğe gömülenlere,
“Not aldık” deyip hayatın gerçekliğine dokunamayanlara da…
Bir gönül kırgınlığımız var.
Çünkü bu şehir, dinlenmekten çok duyulmak istiyor.
Bu gençler, izlenmekten çok kurtarılmak istiyor.
Bu meseleler, dosyada değil; sokakta çözülüyor.
Belki de hepimizin, kendimize şu soruyu sorması gerekiyor:
Biz gerçekten dinliyor muyuz?
Yoksa yalnızca duyuyor gibi mi yapıyoruz?
“Bir kulak bulsam neler söyleyeceğim” diyenler hâlâ aramızda.
Ama kulak bulamayan sözler, zamanla susar.
Suskunluk ise, en tehlikeli gürültüdür.
Aksaray’ın buna tahammülü yok.
Çünkü bu şehir;
duyan kulakları,
konuşan vicdanları,
harekete geçen iradeleri hak ediyor.
Ve belki de bugün, hepimize düşen tek şey şudur:
Bir kulak olmak…