Bazen bir ülkenin ruh halini anlamak için istatistiklere değil, cümlelere bakmak gerekir. Son yıllarda sık duyduğumuz ifadeler dikkat çekici:
“Boş ver…”
“Nasıl olsa değişmez…”
“Günü kurtaralım yeter…”
Gerçekler ağırlaştıkça, hayal dünyasına sığınma eğilimi artıyor. Fragman izliyoruz; filmin tamamına tahammülümüz yok. Çünkü film uzun, maliyetli ve yüzleşme gerektiriyor.
Peki nasıl geldik bu hale?
Ekonomide geçici önlemler, siyasette kısa vadeli hesaplar, bireysel hayatta anlık çözümler…
Uzun vadeli plan yapma refleksi zayıfladı. Tasarruf yerine borçlanma, üretim yerine tüketim, strateji yerine reaksiyon hâkim.
Belirsizlik uzadıkça toplumlar “gelecek tahayyülünü” kaybeder. Gelecek bulanıklaştığında insan zihni bugüne sıkışır. Bu yalnızca ekonomik değil; psikolojik bir savunma mekanizmasıdır.
Gerçek acı veriyorsa, zihin kaçışı tercih eder.
Açıklanan ekonomik göstergeler ile çarşı-pazar gerçekliği arasındaki fark büyüdüğünde güven aşınır. Güven aşındığında ise tartışma zemini daralır.
Bugün birçok insanın zihninde şu soru var:
“Resmî tablo mu doğru, yaşadığım hayat mı?”
Bu soru sıradan bir serzeniş değil; kurumsal güvenin temelidir. Toplum, inandığı veriyle hareket eder. İnanmadığı veriyle savrulur.
Dijital çağ bilgiye erişimi hızlandırdı ama derinliği azalttı. Başlık okunuyor, içerik atlanıyor. Video izleniyor, bağlam bilinmiyor.
En sert cümle paylaşılıyor, en sakin analiz görmezden geliniyor.
Bu kültür, kolektif hafızayı zayıflatıyor. Süreç takibi yerine anlık öfke üretiliyor. Sorun çözülmeden gündem değişiyor.
Fragman etkileyici. Film yorucu.
Gerçekleri konuşmamak, onları ortadan kaldırmaz. Ertelenen her yapısal mesele büyür.
Ekonomide reform gecikirse maliyet artar.
Eğitimde planlama yapılmazsa nesiller kaybedilir.
Kurumsal güven sarsılırsa yatırım durur.
Toplumlar krizle değil; krizle yüzleşememekle geriler.
Sorunlarımız var mı? Evet.
Çözüm potansiyelimiz var mı? Elbette.
Ancak kritik eşik şurada: Gerçeği olduğu gibi kabul edebilecek miyiz?
Hayal kurmak kıymetlidir. Ama hayal, gerçekliğin üzerine inşa edilirse anlamlıdır. Gerçekten kaçmak için kurulan hayal ise yalnızca oyalamadır.
Bir ülke fragmanla yetinirse senaryoyu başkaları yazar.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; sert sloganlar değil, soğukkanlı analizdir.
Kısa vadeli alkış değil, uzun vadeli stratejidir.
Günü kurtarmak değil, yarını inşa etmektir.
Film devam ediyor.
Soru şu: İzleyen mi olacağız, yoksa senaryoyu yazan mı?