Kul hakkı…
En çok konuştuğumuz, en çok hassasiyet gösterdiğimizi söylediğimiz kavramlardan biri. Çocuklarımıza öğretirken sesimiz titrer, kürsülerde dile getirirken tonumuz yükselir, sosyal medyada savunurken kelimeler sertleşir.
Ama hayatın pratiğine baktığımızda aynı kararlılığı görmek zor.
Çünkü kul hakkı sözde büyük, uygulamada küçük kalıyor.
“Allah affeder ama kul affetmez” deriz.
Peki gerçekten bu cümleyi hayatımızın merkezine koyuyor muyuz?
Sıraya kaynak yaparken,
Vergi kaçırmayı “akıllılık” sayarken,
Torpili “mecburiyet” diye meşrulaştırırken,
Çalışanın mesaisini ödememeyi “işin gereği” diye anlatırken…
Kul hakkını nereye koyuyoruz?
Sorun şurada başlıyor: Büyük haksızlıklara öfke duyuyoruz ama küçük haksızlıkları normalleştiriyoruz.
Oysa adaletin küçüğü büyüğü olmaz.
Yıllar önce küçük bir kasabada bir bakkal vardı. Dindarlığıyla bilinirdi. Dükkânında kocaman bir yazı asılıydı: “Kul hakkı en büyük günahtır.”
Fakat terazisi milimetrik şekilde eksik tartıyordu.
“Bir şey olmaz” diyordu. “Zaten kâr düşük.”
Belki gerçekten birkaç gramdı. Ama güven tonlarca eksildi.
Sonunda insanlar o dükkândan alışveriş yapmamaya başladı. İflasın sebebi ekonomik kriz değil, güven kaybıydı.
Kul hakkı çoğu zaman gramla başlar; toplumsal çürüme tonla ilerler.
En tehlikeli cümle budur:
“Herkes yapıyor.”
Bu cümle, vicdanın geri çekildiği andır.
Kul hakkı sadece cebinden para almak değildir.
Bir insanın emeğini görmezden gelmektir.
Bir gencin liyakatle kazanacağı yeri torpille elinden almaktır.
Bir memurun görevini savsaklayarak vatandaşı mağdur etmesidir.
Bir yöneticinin adaleti değil yakınlığı tercih etmesidir.
Ve her defasında bir gerekçe üretilir.
Ama gerekçe, gerçeği değiştirmez.
Kul hakkı denince çoğu zaman ahiret hatırlatılır. İlahi adalet vurgulanır.
Oysa unutulan başka bir gerçek var: Toplumlar ertelenmiş adaletle ayakta kalmaz.
Bugün hakkı yenen bir genç, yarın bu ülkeye olan aidiyetini sorgular.
Bugün emeği sömürülen bir işçi, yarın sistemden umudunu keser.
Bugün adaletsizliğe uğrayan vatandaş, yarın devlete güvenini kaybeder.
Kul hakkı yalnız bireysel bir günah değil, toplumsal bir güven krizidir.
Bir ülkede insanlar birbirine şüpheyle bakıyorsa, orada hak duygusu zedelenmiştir.
Kimsenin görmediği yerde doğru kalabilmek…
İşte asıl mesele budur.
Çünkü kul hakkı çoğu zaman gizli işlenir. Küçük hesaplarla başlar. Fırsatla büyür.
Bir insanın karakteri, gücü yokken değil; fırsatı varken ne yaptığıyla ölçülür.
Haksız kazanca “hayır” diyebilmek,
Yakınımız olsa bile adaleti savunabilmek,
Menfaatimize ters düşse bile doğruyu tercih edebilmek…
Kul hakkından sakınmak tam olarak budur.
Bu bazen kazançtan vazgeçmektir.
Bazen çevre kaybetmektir.
Ama her durumda insan kalabilmektir.
Toplumlar büyük günahlarla değil, küçük haksızlıkların sıradanlaşmasıyla çürür.
Eğer kul hakkını gerçekten önemsiyorsak, bunu sadece sözle değil davranışla göstermeliyiz.
İş yerinde adil olarak.
Kamu malını koruyarak.
Liyakati savunarak.
Emeğe saygı göstererek.
Çünkü kul hakkı, sadece başkasının cebinden çalmak değildir; onun umudunu çalmaktır.
Ve unutmayalım:
Vicdan sustuğunda hak çiğnenir.
Hak çiğnendiğinde güven kaybolur.
Güven kaybolduğunda ise toplum ayakta kalamaz.
Terazi ortada.
Mesele, hangi kefede durduğumuzdur.